'bıkbık' arşivi
dün gece alsancak - karşıyaka otobüsünde pole dance yapar gibi hissederken kendimi bi’ rezalete imza atmak geldi içimden bağırarak bi’ şeylere küfredeyim filan mı acaba dedim isyan edeyim deli olayım utanmaz olayım nefret dolayım coşayım ama pozisyona uygun bir konu bul(a)madım bir türlü ne yazık ki ne yazık ki

ben şimdi mutlu olabilmek için atıyorum aç çocukları düşüneceğim ve “ay iyi ki ben aç değilim” diyerek mutlu olacağım, ha? öyle şey olmaz. en kötüsü nedir, bu değişir tabii ama bir de şey var, mesela biz insanlar hep “önce insan” diyoruz çünkü insanın ayağını taşa çarptığında neler hissediyor olabileceğini hayal edebiliyoruz. empati filan. ama bir hayvanın çektiği acıyı o kadar da önemsemiyoruz. çünkü hayvan gibi düşünemiyoruz. o zaman da hayvancıkların hisleri bizim için önemini yitiriyor. belki de onun hissettiği şeyler insanınkilerden çok daha vahim. bilemiyoruz. bir bitki ağlar mı, kahkaha atar mı? düşünsene. yok efendim, insan bir numara. oldu canım. çay koy.
*

cul *: lost geldi mi?
plum *: hoş bulduk.
cul *: lost geldi mi, looost?
plum *: dost mu? dost kim?
cul *: looooooooooost!
plum *: hağ, yok.

her yerde türban yazılıyor, çiziliyor, tartışılıyor.
kendimi salak bir zombi filminde sıradan bir roldeymişim gibi hissediyorum.
hani şu ne ilk, ne de son ısırılanlardan. hani şu saftrik olan.

insanlar bi’ konser bittiğinde filan ayakta alkışlıyorlar ya hani kim karar veriyor ne zaman oturulacağına merak ediyorum şıkışıkışıkı akıllardan neler geçiyor ay otursam mı acaba ilk ben oturmayayım filan gibi düşünceler mi geçiyor ilk oturan kişinin karakteri nasıldır acaba ve hep ilk oturan o ve onun gibiler midir son oturan nesine güvenerek en sonuncu olmaya karar verir arada kaynayanlardan mı olmalıyız en iyisi bu mudur hayatta aralarda bi’ yerlerde çoğunluk otururken oturan gruptan olmayı mı tercih ederdiniz bir de bir kaç kişi oturmasa alkışlamaya devam etse diğerleri ne yapar ayrıca ilk ayağa kalkan da incelenesi bir kişilik olmalı mesela son ayağa kalkan daha bir tuhaf bir insan gibi sanki hiç ayağa kalkmayanın aklından neler geçer nasıl duruyor ki o alkışlama faslı birer ikişer alkış kesiliyor sonra o kadar insan birlikte birden karar mı veriyor eh artık alkışı kesmenin tam zamanıdır şıkışıkı diye düşünerek bir pirinç yığınından kaç adet pirinci çıkarırsak yığın yığın olmaktan çıkar misali öyle bunun gibi buna benzer yani bir de paradoks vardı hani zaten insanları anlamıyorum neyse geldim ben ama yine gidicem
mujk!

evden işe giderken ulaşım aracı olarak sıklıkla kullanmak zorunda olduğum taksi dolmuşlarının kendileri için belirlenmiş durakları yok. bu nedenle, otobüs duraklarını taksi dolmuş durağı niyetine kullanıyoruz. bugün durak boştu. bi’ süre sonra bi’ bey geldi. kimin taksi dolmuş, kimin otobüs için beklediğini tahmin etmek çok güç. bekliyoruz… sonra çılgın görünüşlü bi’ hanımefendi çılgın adımlarla caddeyi geçip, bana doğru yürümeye başladı. “herhalde kaldırıma geçecek” diye düşündüm; sağa doğru bi adım atarak, ona yol verdim. aaa, han’fendi “pıt!” diye önümde durdu ve yolun soluna doğru heyecan ve sabırsızlıkla bakmaya koyuldu. “hah” dedim “sıştık!”. ben bu gibi durumlarla karşı karşıya kaldığım zamanlarda, ya içimden “aman be aman! al sen bin önce, uğraşamam şimdi, al taam al” diye söylenip, bir dahaki taksi dolmuşu beklemeyi tercih ediyorum. çünkü bu dangoz bunu düşünemeyecek kişilikte biri ise, ona taksi dolmuş sırasına saygı içerikli bir konferans vermem, beni yormaktan ve germekten başka bir işe yaramaz; zaman kaybı. yok, öyle değil de kişinin dangozluktan daha başka bir mazereti var ise hadi bakalım, “oley önceliği kaptım oh be oh oh” diye sevinsin varsın, çok da büyük bir sorun sayılmaz. zaten onlar bu yazımdaki dangoz grubuna dahil edilmiyorlar, lütfen yazımı üstlerine alınmasınlar rica ederim [hadi yine iyisiniz ;)].
derken bu sıra kargaşası sık sık başıma gelmeye başladığında ve ben “aman be al aman al al al” diyemez hale geldiğimden dolayı, kafamı ellerimin arasına aldım ve “hım hım” diye düşündüm. hatta meng’in de bu konudaki fikrini sordum. sonuç olarak yepyeni bir karar aldım: artık susmayacak, her fırsatta taksi dolmuşu sırası hakkında (18 :P yıllık hayatım boyunca hehe) edinmiş olduğum tüm bilgi ve birikimleri ihtiyacı olduğunu düşündüğüm kişilere cömertçe aktaracaktım. hatta siz ne diyorsunuz jüri dostlarım, benim asıl bugüne kadar beklemem hataydı! ben adeta bu konuda seminer vermek için yaratılmıştım ve işte bugün de bu ulvi görevi layıkı ve layığıyla yerine getirmem gereken günlerden biri idi, öyleyse ne diye duruyordum? hoyda bre!
taksi dolmuş göründü, ta-taaam. çılgın hanım ile aynı anda ellerimizi kaldırdık (ben kendi elimi, o kendi elini elbette). taksi dolmuş durdu, hamfendi dolmuşa doğru çılgın adımlarla ilerlemeye başladı.
-han’fendi? pardon (benim bu). bu arada dolmuşta iki kişilik yer olduğunu görüyorum ama atılımımı yarıda bırakmaya hiç niyetim yok. beyefendiye dönerek “siz de taksi dolmuş mu bekliyorsunuz?” diye soruyorum ve şimdi farkediyorum ki reklam sloganı gibi bi soru cümlesi kurmuşum. beyefendi “evet” anlamında başını sallıyor. ama o da ne? hanımefendi sanki hiç beklenmedik bir şey ile karşı karşıya kalmışçasına, bir rüyadan uyanmışçasına “hııığ?” diyor. “hadi oradan, pis bencil şe! o beyaz kıçını da al ve sıranı bekle!” demek istiyorum ama görev bilincim beni bunu yapmaktan alıkoyuyor. zaten vakit çok kısıtlı; elit kıçı ön koltuğa koyuldu koyulacak. kıç heyecanla araca oturtulmak üzere iken “beyefendi sizden önce gelmişti” diyorum; duraksıyor. ama beyefendi bir centılmın; bana gülümsüyor ve hanımlara öncelik tanımak istediğinden olsa gerek araca binmekten vazgeçiyor. keşke vazgeçmeseydi. neyse. ben de ona gülümsüyorum. taksi dolmuş sırası seminerimi hanımefendiye araçta vermeyi düşünüyorum ama bu eylemi yaparkenki halimi kafamda canlandırdığım her defasında, eylem anlamsızlaşıyor; vazgeçiyorum.
evet sayın jüri üyeleri. bu bıkbıklarımdan ne anladık biz peki? ne demek “bi’şe anlamadık”, siz çıldırmış olmalısınız? bi’gün diyelim ki ben cehenneme gideceğim. beni tam ateşe atmak üzerelerken bu centılmın bey beni görecek ve “hey nikılıs (ya da edım vs)! bırak o hanımefendiyi çabuk. o hanım var ya, bi keresinde benim taksi dolmuş sıramı savunmuştu!” diyecek, demeyecek mi? eveeeet, bu yazımdan çıkarılacak ders budur ya da en azından ben şu anda öyle olduğunu iddia ediyor, hepinize anti-dangoz taksi dolmuşu sırası bekleyicileri diliyorum (ü-gözlerim-yaşardı-hü).
(çok ilgili ve dikkatli bkz: anti-dangoz @sosyomat)

bir regl öncesi kuşağında daha beraberiz hatırşinas okuyucu ve müjdeler olsun ki dünya ile aramdaki bağlantı yine çok parazitli. yaşam, bir türlü uyanamadığım bi’ kabusmuşçasına, beni yine oflata puflata devindirtdirtiryor. ve hiç şüphesiz ki ben çok yalnızım. ben çok çaresizim. ben çok hüzünlüyüm. ben çok benim ama aslında hiç ben değilim derken; canım tatlılar, ne olduğuna bir türlü karar veremediğim başka başka şeyler istiyor. beni bi’ tek meng seviyor, umursuyor. “n’asılsın aşk?” dedi oradan anladım. ben minicik bir böceğim. yo, çay kaşığıyım. yo, o da değilim, şapşalım, çok tatlıyım. yok, öyle de değilim ben bi’ şey değilim. belki bir a4 kağıdıyım. çok dokunaklı şeyler oluyor benim hayatımda, ama çook! filmler çok acıklı, şarkılar çok hüzünlü, insanlar çok kötü, koridordaki şu adam bana bütün kötü niyeti ile bakıyor. yaşlılar yakında ölecek, kediler kışın sokakta çok üşüyor, zavallı köpekler bizden sevgi bekliyor, inekler mö mö, kuşlar cik cik diye ağlıyor, kapıdaki güvenlik görevlileri bana hiç güvenmiyor, ojelerim bok gibi, ben kelim, kimse kimseyi sevmiyor. hayat tam ağlamalık terapist okuyucu, tam üzülmelik ve hayatı beni çok seven meng, bi parça çikolata, bi’ fincan kahve, bir adet kağıt mendil [fırk], biraz gözyaşı, biraz da sümük oluşturuyor. çok dokunaklı bi’ şeyler düşündüm ben psikolog sevgili. hemen koştum post yazdım. ü-hü… publish.

her insanın eşi bulunmaz bir yaratık olduğunu bildiğim gibi, hepsinin de kendine ait eşşiz bir dünyada yaşamakta olduğunu da çok iyi biliyorum.
iki cinsiyet arasında kocaman uçurumların olduğunu da biliyorum.
ama bazı detaylar var ki, tüm bu uçurumlar bile beynimi bu minicik detaylar kadar yormuyor.
sevgilim! bana, erkek dünyası hakkında sırlar vermekten lütfen vazgeç! çünkü aşktan zevk almaya devam edebilmek istiyorum.

paparadokslara devam, yaşasın karmaşa!:
paradoksta size, içinde ondan hayatınızı uzatması dışında, her ne dilerseniz dileyin yerine getirecek bir cin bulunan şişeyi, istediğiniz bir fiyata satın alma şansı verilir fakat bir şartla: ölmeden önce, şişeyi aldığınız fiyattan daha düşük bir fiyat karşılığı satmalısınız. eğer bunu başaramazsanız, sonsuza dek lanetlenecek olduğunuzu bile bile, bu sihirli şişeyi satın alır mıydınız?bu koşullar göz önünde bulundurulduğunda, şişeyi 1 kuruş gibi cüzi bir fiyatla satın almazdık, değil mi? çünkü onu satarken daha da ucuza satabilmeliyiz. 2 kuruşa da almazdık çünkü onu alacak olan kişi onu 1 kuruşa alıp, satış zamanı geldiğinde daha ucuza satamayarak lanetlenmeyi göze almayacaktır. ve bu düşünceler doğrultusunda fiyat artar da artar. o şişeyi, fahiş bir fiyat ile ve aldığınız fiyatın bir kuruş aşağısından satışı göze alarak satın alır mıydınız?
???*!?!
alır mıydınız diyorum size? cevap verin, lütfen? alayım mı şimdi ben bu şişeyi, ha? ben ne yapacagim simdi bunu *?
ühü, tarifi muskul ulvi hissiyata gark oldum!
(kaynak: http://www.pballew.net/arithm15.html)
(entry formatı için tıkla istersen ama almadım ben o şişeyi hala haberin olsun. şeyyy… bi’ de anlayan beri gelsin :::)!)
dier paradokslar için bkz:
grelling nelson paradoksu ve missing dollar paradox ve hayat!














